Telefon
WhatsApp
350’yi aşkın memur sendikası ortak mücadeleyi zayıflatıyormuş

Sendikal rekabet büyük sendikaların herhalde en sevmediği şeydir. Biz rekabet arttıkça her alanda hizmet kalitesi artar desek de pek alıcı çıkmıyor.

Özellikle küçük sendikaların esnekliği ve potansiyel üyelere ulaşmada ve onlara dokunmadaki becerisi ister istemez büyükleri endişelendirebiliyor. Sosyal medyada yer alan; “Türkiye’de 350’yi aşkın memur sendikası var. Peki, bu kadar parçalı bir yapı memurun gücünü mü artırıyor, yoksa ortak mücadeleyi mi zayıflatıyor?” paylaşımını görünce hayretler içerisinde kaldığımı belirtmem gerekiyor. Hangi temel sorunu çözmek istediniz de küçük sendikalar elinizden tuttu.

Belli ki toplu sözleşme ikramiyesi ödemesi için tekrar barajın provası yapılıyor. Dayanışma aidatında da benzer dayatmalar yıllardır yapılıyor ama sonuçsuz kalıyor. Ancak bu konulardaki ısrar bir türlü bitmiyor. Baraj getirilse, küçük sendikalar ayak altından kaldırılsa, sendikal ağalık devam etse, gelinse gidilse, kulisler devam etse ve sendikal rekabet sendikal dostluklara dönüşse ne güzel olur değil mi?

Bir kamu çalışanı, üyesi olduğu sendikanın yeterince büyük olmaması nedeniyle mali kayba uğrama riskiyle karşı karşıya bırakılıyorsa burada yalnızca bir ödeme düzenlemesini değil, sendikal özgürlüğün gerçek anlamını da tartışmak gerekir. Çünkü sendika seçme özgürlüğü, kâğıt üzerinde tanınmış bir hak olmaktan çıkarılıp ekonomik yaptırımlarla sınırlandırılamaz.

Yüzdelik barajlar: Sendikal özgürlüğe dolaylı müdahaledir

Geçmişte toplu sözleşme ikramiyesinden yararlanmayı belirli bir üye oranına bağlayan düzenlemeler, sendikalar arasında ayrım oluşturması ve çalışanların sendika tercihlerini etkilemesi nedeniyle ciddi hukuki tartışmalara yol açmıştı. Neyse ki Anayasa Mahkemesi düzenlemeyi iptal etti de yanlış hesap Bağdat’tan döndü.

Böyle bir sistem, büyük sendikaların üye sayısını korumasına yardımcı olurken küçük ve bağımsız sendikaların gelişimini zorlaştırabilir hatta yok olmasına sebep olabilir. Üstelik sendikaların büyüklüğü, her zaman temsil ettikleri çalışanların memnuniyetini veya sendikal faaliyetlerinin niteliğini göstermez. Sendikalar, üyelerinin güvenini kazanarak büyümeli; çalışanların mali haklarını sınırlayan düzenlemelerin sağladığı avantajlarla değil.

Sendikal çoğulculuk, yalnızca büyük sendikaların varlığı demek değildir. Farklı görüşlerin, bağımsız örgütlenmelerin ve alternatif sendikal mücadelelerin özgürce var olabilmesi de bu çoğulculuğun ayrılmaz parçasıdır. Büyük sendikaların keyfi kaçıyor diye farklı sesler kısılmamalıdır.

Sendikal haklara getirilen sınırlamalar, anayasal denetimin dışında tutulamaz. Anayasa Mahkemesinin ilgili düzenlemeler hakkında verdiği iptal kararları, kamu çalışanlarının sendikal özgürlükleri ile mali hakları arasındaki ilişkinin anayasal ilkeler ışığında değerlendirilmesinin önemini ortaya koymuştur.

Anayasa’nın 10. maddesinde güvence altına alınan eşitlik ilkesi ve 51. maddesinde düzenlenen sendika hakkı, bu tartışmanın temel dayanakları arasındadır. Elbette sendikalar arasında mali haklara ilişkin her farklılık kendiliğinden hukuka aykırı sayılamaz. Ancak farklılaştırmanın nesnel ve makul bir temele dayanması; sendika özgürlüğünü özünden zedelememesi ve ölçülülük ilkesine uygun olması gerekir.

Burada asıl soru şudur: Kamu çalışanının mali hakkını, üyesi olduğu sendikanın belirli bir üye sayısına ulaşmasına bağlamak, meşru bir düzenleme amacı için zorunlu mudur; yoksa çalışanı belirli sendikalara yönelten bir baskı mekanizması mı yaratmaktadır? Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca sendikaların çıkarları bakımından değil, anayasal hakların korunması bakımından da önemlidir. Anayasal haklar, çoğunluğun talebiyle daraltılabilecek ayrıcalıklar değildir. Hukukun sınırlarını siyasi uzlaşmalar değil, Anayasa belirler.

Yüksek enflasyon karşısında geçim mücadelesi veren kamu görevlileri için toplu sözleşme ikramiyesi önemsiz bir ayrıntı değildir. Burada hem idareye hem de toplu sözleşme süreçlerinde etkili olan sendikal yapılara önemli sorumluluk düşmektedir. Önerilen düzenlemelerin hukuki sonuçları önceden değerlendirilmeli, yargı kararları dikkate alınmalı ve çalışanların hak kaybına uğramasını önleyecek tedbirler alınmalıdır.

Hukuka aykırı olduğu yargı kararıyla ortaya konulan bir düzenlemenin sonuçlarını çalışanların sırtına yüklemek, hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmaz. Kamu çalışanları, karar süreçlerinde etkili olamadıkları hukuki ve siyasi çekişmelerin ekonomik bedelini ödemek zorunda bırakılmamalıdır.

Burada mesele, herhangi bir konfederasyonun varlığına veya büyüklüğüne karşı çıkmak değildir. Mesele, sendikal rekabetin adil koşullarda yürütülmesi ve hiçbir çalışanın özgür sendikal tercihi nedeniyle ekonomik baskı altında bırakılmamasıdır. Sendikaların başarısı, rakiplerinin ne kadar zayıflatıldığıyla değil, çalışanların haklarını ne ölçüde geliştirdiğiyle ölçülmelidir. Bir sendikanın gerçek gücü, üyelerinin sayısının yanında onların güvenine, temsil kapasitesine, ürettiği değere ve bağımsız mücadelesine dayanır. Bu amaç unutulduğunda sendikal mücadele, çalışanların haklarını büyüten bir araç olmaktan uzaklaşarak örgütlerin kendi konumlarını koruma yarışına dönüşebilir.

Bu nedenle sendikal haklar pazarlık malzemesi, kamu çalışanları da güç mücadelelerinin aracı değildir. Kamu çalışanlarının ihtiyacı, sendikalar arasında yeni barajlar ve yeni ayrışmalar değil; özgür örgütlenme, adil temsil, öngörülebilir mali haklar, şeffaflık, hesap verilebilirlik ve etkili bir toplu sözleşme düzenidir.

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!